Patlıcanlı Malatya Kebabı

Yaptım, çok da güzel oldu. Siz de kolayca yapabilirsiniz. Uygulamayı yaparak yazdığım için tarife aynen uyabilirsiniz.

Patlıcanlı Malatya Kebabı

Malzemeler:

7 adet orta boy patlıcan
2 çay kaşığı tuz
1 çay kaşığı karabiber
1 kg kuşbaşı et
6 adet orta boy domates
3 yemek kaşığı sıvı yağ
50 gr tereyağı
5 adet tatlı sivri biber

Yapılışı:

Soğan kullanmayacağımızı peşin peşin söyleyeyim. Malzemeler yazılırken unutulmadı yani. Vakit alacağı için önce etimizi kısık ateşte iyice haşlıyoruz. Haşlama işlemi biterken tuzunu ve karabiberini ekliyoruz. Haşlanma süresinde diğer işlerimizi yapabiliriz. Patlıcanları bir kaç yerinden deldikten sonra, ocak üstündeki ateşte, folyoya sararak fırında veya mangal üzerinde közlüyoruz. Kabuklarını soyduktan sonra patlıcanları ince ince dilimliyoruz. Fırın tepsimizin altını tereyağı ile iyice yağladıktan sonra (ben bu işi biraz yumuşamış tereyağını yağlı kağıtla tutup tepside gezdirerek yaptım) ince ince dilimlediğimiz patlıcanları tepsiye diziyoruz. Domateslerimizin kabuklarını soyduktan sonra asla hiçbir aşçının gerçekte başaramadığı küp küp kesme işlemini gerçekleştirmeye çalışın. Domatesi sıvı yağla birlikte tuz ve karabiber ilavesiyle bir tavada sos kıvamına gelene kadar pişirin. Şöyle diyelim: Domatesler pembeleşene kadar… Tatlı sivri biberlerimizi de halka halka veya ince şeritler halinde kıyarak hazırlayın. Etimiz haşlandıktan sonra tepsiye dizdiğimiz patlıcanların üzerine etimizi diziyoruz. Bunun üzerine de domates sosumuzu döküyoruz. En üste de biberlerimizi döküyoruz. Üzerine tercihen eti haşladığımız sudan veya bir su bardağı kadar sıcak su koyuyoruz. Hem tepsinin üzerindeki biberlerin yanmaması için hem de kebabın iyi pişmesi için alüminyum folyo ile tepsinin üzerini kapatıyoruz ve 170 °C sıcaklığında fırında yarım saat bekletiyoruz. Fırından almadan 5 dakika kadar önce folyoyu çıkarıyoruz. Servis yaparken üzerine isteğe bağlı olarak kızgın tereyağı gezdiriyoruz. Afiyet olsun.

 

Mehmet Yiğit Göksel ile Siron

Oğlum Mehmet Yiğit’ten yöresel bir lezzet olan Siron’un tarifini izleyeceksiniz. Siron Ziron, Sırrın adlarıyla da bilinir. Gümüşhane, Kelkit, Bayburt, Artvin, Giresun ve Elazığ’ın sahiplendiği bir yemektir. Pideyle de yapılır. Burada tavukla yapılan tariftir ancak genellikle tavuksuz olanı yaygındır.

Siron

Terkib-i Bend

Fevzi Ercan Hocam’a

Müstakimdir yolu hep, yürür hipotenüsten,
Hep saatine bakar, çalmaz hiç teneffüsten.

Rubailer okurken, Vali Ziya Paşadan,
Ağır ağır konuşur, tasarruflu nefesten.

Güle r yüzlü, çalışkan, ve dahi sevecendir,
Hep didinip duracak, uçmadan can kafesten.

Beşer onun gözünde, pek muteber yerdedir,
Dosdoğru değil ise, beterdir necasetten.

Envanter yüksek ise, ve işçiler aç bilaç,
İşveren denmez ona, farkı yok ki eşekten.

Garcia’ya mektubu, yazdı, kendi taşıdı,
Medet ummadı asla, ne peri ne melekten.

Fevzi Hoca dedik biz, her erdemin adına
Örnek aldık her daim, şereften faziletten.

Demir almış gidiyor, maarif hizmetinden
Tekaüt olunca da, an bizi hep yürekten.

Hocam billahi yoktur, şiirimde intihal
Yazsam farkım kalır mı, kifayetsiz kelekten.

(02.06.2005)

Fevzi Ercan

Doktoranın Dikenli Yolları

Doktoranın yolları, dikenli taşlı,
Sistem bir canavar ki, on iki başlı
Tez yetişmez sanırım, süreç telaşlı,
Vaziyet acınası, gözlerim yaşlı.

Okul yolundayım hep, ağardı saçım,
Çantamda bir defter, bir de ilacım,
Kankam oldu Pegasus, hostesler bacım,
Tez elden tez vereyim, budur amacım.

07.11.2008

phd

Trabzon Çığlık Çığlığa

Trabzon’um sokakların öyle dar
Boztepe’ne düşmüş ak rahmet ilahi kar
Sende mavi Karadeniz’le yeşil bir de beniz var
Şehr-i Trabzon’um öyle tatlı sanki yâr

Yârim bilmesem düşer miydim yollarına, girer miydim yılan gibi kıvrılan daracık sokaklarına. Ananın çocuğuna, maşukun cananına, bülbülün güle sevgisinden çok farklı değil ki benim şehrime sevgim. Gül şehrim de bilir zaten onca dikenine rağmen kendisine aşık benim gibi nice bülbülün olduğunu.

Bir konak dikiliveriyor karşıma. Daracık sokaklar da pekala azametli konaklara çıkabiliyormuş. Azametli görünüyor ama bir üzüntüsü var galiba. Soruyorum:

– Derdin nedir koca konak?

Evet, konaklar da konuşur ama yalnızca kendisini duymak isteyen gönül kulağı açıklarla. Tekrar soruyorum:

– Sen değil misin asırların yıkamadığı? Şimdi niçin böyle üzüntülü görünürsün?

Utanıyor durumundan:

– Demek yıkılmamış görünüyorum. Sağol delikanlı ama…

Kendisini nelerin yıktığını utana sıkıla anlatıyor. Yıllara nasıl meydan okuyup, yalnızca son bir kaç yılda güzelliğinden ne çok şey kaybettiğini anlatıyor. O ki Trabzon’un tarihine tanıklık etmiş, dört duvarının arasında ne beyleri, efendileri konuk etmiş. Ah şu hemşeriler, nasıl da her tarafını televizyon antenleriyle kuşatmışlar. Boynunu çepeçevre saran elektrik telleri, anten kabloları boğar gibiler konağı. Hele şu tabelalar… belalar… Kim ister ki alnında “Buz gibi Coca Cola” yazısıyla dolaşmayı. Tabelalar ne kadar da çirkin duruyorlardı öyle yılların çirkinleştiremediği konağın çehresinde.

Konak, yıllar önceki sade güzelliğini arıyor. Trabzon’un sembolü konaklar ağlıyor. Eskiden olduğu gibi kartpostallarda boy gösterebilmek için antenlerden, kablolardan ve tabelalardan kurtulmak istiyor. Boynum bükük, ellerim cebimde, ayaklarımı sürüye sürüye çaresizce ayrılıyorum konağın yanından.

Zihnim hala konakla meşgulken ayaklarım beni sahile götürüp bırakmış. temiz bir banka iliştim usulca. Yüzüm Karadeniz’e dönük, gözlerim ufka kilitlenmiş. Karadeniz’in fısıltıları karayelle gelip kulaklarımı yalıyor. Fısıltılarıyla içini açıyor bana Karadeniz. Özlemle hatırlıyormuş yıllar önce güneşte pırıl pırıl parlayan kumsalları. Şehrin tam göbeğinde denize giren çocukların cıvıltıları hala kulaklarında Şimdi çöp yığınlarından ve doldurulan kıyıdan öyle müteessir ki… İnsanlar burunlarını tıkayarak yanından geçerken çok utanıyor. Ama kim utanmalı? O da Trabzonlular gibi çöp tesisini dört gözle bekliyor. “Hamsiyi o kadar seven siz değil misiniz?” diyor.

Biçare denizim benim. Doldurulan kıyılar yüzünden ayrı düştüğü kumların ardından artık kendisini kayadan kayaya vuruyor Karadeniz. Memleketim türkü tutturmuş: Çırpınırdı Karadeniz…

Sahilden ayrılırken fark ediyorum ki bütün şehir çığlık çığlığa. Bu çığlıklar dağdan, taştan, denizden, dereden yükselen çığlıklar. Ne çok dertli varmış güzel şehrimde.

TrabzonBiraz sonra kahverengi bir dere, Değirmendere yoldaş oluyor yoluma. Bir kabahatimiz daha yüzümüze vurulur endişesiyle dereye niçin böyle kahverengi olduğunu soramıyorum. Yoluma devam ediyorum. Bir dozer çıkıyor önüme, bir de kamyon. Sonra bir kaç iş makinesi, bir kaç kamyon daha. Üzülerek görüyorum ki dereden kum, çakıl çekiyorlar dereye sormadan. Derenin hemen kıyısındaki yamaçlara bakıyorum. Sadece cılız bir kaç çalı var. Kopup dereye giden toprağın bıraktığı büyük boşluklar da hemen dikkatimi çekiyor. Ak sakallı sevimli ihtiyar Hayrettin Karaca geliyor aklıma. Toprak Baba ne demişti: “Türkiye 50 yıl sonra çöl olacak.”. Bu ihtiyarın söylediklerinde ne kadar haklı olduğunun en elle tutulur delili şimdi karşımda duruyor. Keşke daha duyarlı olabilseydik de ne Toprak babamızı üzseydik ne de kendimizi.

Fatih, Yavuz ve hatta Manuel ile Aleksi, Kanuni’nin şehrine neler vermişler. Biz ise lügatimizden “vermek” sözcüğünü çıkartıp, “almak” sözcüğünü koyuvermişiz. Atayı düşünmemek, düşünüp yerinmemek elde değil.

Yorulmuşum. Bir simit alıp bir parkta oturuyorum. Minik bir köpek geliyor ayaklarımın dibine. Simidimden ufak bir parça kopartıp ona veriyorum, iştahla yiyor. Hemen bir köpek daha beliriyor yanımda. “Ziyafetin kokusunu almışlar galiba!” derken gülümsüyorum bu sevimli hayvancığa. Ona da bir parça simit veriyorum. hava gayet soğumaya başladı. Gitmek için kalkarken iki köpek daha geliyor. Köpeklerden biri arka ayaklarını yerde sürümekte. Belli ki bir otomobil çarpmış. İki simit daha alıp onlara pay ediyorum. Soğuktan kaçmak için evimin yolunu tutarken soğuktan kaçamayan zavallı sokak köpeklerini ve kedilerini düşünüyorum. Bu şehirde ne kadar çok kedi, köpek olduğu geliveriyor aklıma ve kendi kendime soruyorum: “Hep taktir ve taklit ettiğimiz Avrupalının yaptığı gibi biz de sokak hayvanları için bir barınma evi yapamaz mıyız?”

İnsan yari için hep en iyisini istemez mi? Bu Trabzonlu da Trabzon’u için istiyor işte. Şehrinde ağaçlar kesilmesin istiyor; dağı taşı milli park gibi olsun istiyor; Trabzonspor hep şampiyon olsun istiyor; Doğaya saygılı fabrikalar kurulsun istiyor; en azından Karadeniz’in ekonomik başkenti olalım istiyor; tarihimize sahip çıkılsın, Sumela’daki freskler taşlanmasın istiyor. Bu Trabzonlu denizler doldurulmadan karayolu istiyor; demiryolunu hayal bile edemiyor. Bu Trabzonlu istiyor, vermeyenin iki yüzü kara.

Bir gün ayrı düşersem daracık sokaklarınla
Hamsi kokularını karayelinle yolla
Temelim üşümesin kucakla onu kolla
Al yanaklı uşakta Fatih’e selam yolla

Senin için çok şey isterim ya; yine de paçama bulaşan çamurunu, tökezleyip düştüğüm taşlarını seveyim senin Şehr-i Trabzon.

Ayakkabılar

Ucuz deterjanla yıkanmış bir gömlekle, pahalı deterjanla yıkanmış bir gömlek arasında ne fark vardır? Fark yoktur. Tıpkı tüm toplumu taşıyan memur, işçi, esnaf sınıfı ile insanları taşıyan ayakkabılar arasında fark olmadığı gibi. Anlayacağınız altta kalmak ve ezilmek, taşıma görevini yerine getirenlerin ortak kaderi, bir tür ayakkabı hariç!

Kazandığının yarısını vergiye veren Hilmi Efendi ile hiç kazanamadan vergi veren Selim Bey, çocuğunu okula kaydettirebilmek için yüz milyon bağış yapmaya zorlanan Kamil Bey, tatillerde ve okul saatleri haricinde ayna, tarak, tırnak makası, çakmak satmak zorunda olan Salih Öğretmen ve niceleri… Bu insanların kimi çarıktır, kimi postal, kimi de burnu açılmış bir iskarpin.

rich-poor-shoes-630x354Çarık Efendi hesaplamıştı; traktörünü sattığında hem gübre için bankaya taktığı borcu ödeyebilecek hem de sattığı traktörün yerine besilisinden bir çift öküz alabilecekti. Yıllar önce traktör aldıklarında sattıkları ineğin alınlığını bile sandıklardan çıkartıp hazır etmişti alacağı öküzlere. Nazar taşı işlemeli şahane bir “Sarıkız” yazıyordu alınlıkta. “Öküz bayağı bozulacak bu Sarıkız adına.” dedi kendi kendine. Ama insan tutumlu olmalı, değil mi ya? Çarık Efendi devrisi gün traktörü satıp koştu bankaya. Borcunu ödemek isterken öğrendi ki borcu kadar faiz birikmiş. Traktörden aldığı bütün parayı bankaya teslim etti. Sonra, öküz möküz alamadan boynu bükük halde köyüne döndü. Önümüzdeki yıl Çarık Efendi ile karısı sabana kendilerini koşacak.

Kundura öğretmen bir müzik öğretmeni. En güzel türküleri maaşını aldığı gün söyler: “Ayağında kundura, yar gelir dura dura”. Kundura Öğretmen ayda beş gün türkü okur.

Minik iskarpin henüz on yaşında. İki yıldır bir viranede tek başına yaşıyor.Tabii, hayatı devam ettirmeyi yaşamak olarak bellediği için halinden fazla müteessir değil. Minik iskarpini ne kurulup yıkılan koalisyon hükümetleri, ne terör, ne enflasyon, ne delik ozon, ne erozyon, ne de milli takımın Dünya Kupasına katılıp katılmaması ilgilendiriyordu. Onun derdi sokak kedilerininkinden pek farklı değil; bir parça ekmeği oldu mu o gün dünyanın en mutlu insanıdır Minik İskarpin. Söylemesi ayıp birazcık da tiner getirmişse arkadaşı, değmeyin keyfine. Tek şikayeti iskarpininin burnunun sürekli açılması. Tatlı tatlı sitem eder ayakkabısına:”Burnuna yapıştırıcı yiye yiye benim gibi müptela olup çıkacaksın.”.

Piyade er Çizmeoğlu Postal, şehit düşmeden evvel Nusaybin’de askerdi. Yirmi yıllık ömründe sağlam tek ayakkabısıydı askerde kendilerine dağıtılan postal. Postalıyla gömüldü.

Bir de Sayın Mokasen var; tozu, toprağı, çamuru, postalı, çarığı, kundurayı, çizmeyi, iskarpini tanımayan Sayın Mokasen. O, vatan için ölmedi, aç kalmadı, her gününü şarkılı türkülü geçirdi. Her zaman binlerce öküz alacak parası oldu Sayın Mokasen’in.

İşte ayakkabılar, ezilenler, ezenler. Yolları yürümekle aşındıramayıp kendileri aşınan ayakkabılar. Onlar vatan için kendilerini parçaladılar.

Biz Adamı Severiz

Sevmek ne kelime, bayılırız. Hele bir de üç beş gol sıralamışsak küfürler, pardon tezahüratlar göğe yükselir. Tribünlerden aşağı ağzımızdan tükürükler saç saça rakip oyunculara ve hakeme sevgimizin ne kadar derin olduğunu ifade eden şarkılar söyleriz. Futbolcuların ama özellikle de rakip futbolcuların susamış olabileceklerini düşünerek su şişelerini ve ayranları sahaya en çabuk varabileceği şekilde ulaştırırız. Fedakarlığın hududu mu olurmuş? Futbolcuların ve hakemin nafakasının temini de üzerimize vazifedir. Gönlümüzden koptuğunca bozuk paraları futbolcuların üzerine yağmur gibi yağdırırız. Hakem eğer delikanlıca (!) bir karar vermişse spor aşığı bir yönetici sahaya iner ve kararı kutlamak için gökyüzüne şarjörü boşaltır. Böylece yönetici de maçın bir karnaval coşkusu içinde geçmesine naçizane katkıda bulunur.

holiganTezahüratlarda kimse unutulmaz. Bu delikanlı hakemi yetiştiren ailesi de minnet duygularıyla anılır. Hatırlamaktır amaç emeği geçenleri ne de olsa. Bu yüce gayeyle güfteler yazılır, besteler yapılır.

Futbol sevgisi derler bunun adına. Bu sevgi hiçbir şeye benzemez. Bu sevginin baş mimarları olan futbolcular tabii ki bir sevgi seli ile mükafatlandırılmalıdır. Maçın bitiş düdüğüyle tüm gerçek futbolseverler sahaya inerler. Yakaladıkları futbolcuyu öperler öperler öperler. Soyunma odasına biraz erken giden futbolcu varsa futbolseverler minnet duygularını onlara da göstermek için soyunma odasına minik minicik bir baskın yaparlar. Böyle bir sevgi selinin önünde asla durulamaz. İnsanlar akın akın stattan dışarıya akıp, rakip taraftarların boğazına sarılırlar, tebrik ederler,öperler adeta, öperler de öperler…

Milletçe böyleyizdir biz. Sıcak kanlı, fıkır fıkır. Biz başkaları gibi coşkumuzu bastırabilecek karakterde olamayız ki!

Davulcu

– Neriman. Davulun tokmağını bulamıyorum. Nereye sakladın yine?

– Geçen yıl Ramazan bitince söylemiştim sana tokmak yine lazım olacak, iyi sakla diye. Nereye koyuysan bul şimdi. Senin bu düşüncesizliğinden, paspallığından gına geldi artık. Annem söylemişti zaten, o adam sana göre değil, gençliğine yazık diye. Beni ne doktorlar, avukatlar…

Neriman Hanım’ın sözleri bitmeden sert bir kapı kapanma sesi duyulur. Ramazan Bey tokmağı bulmuş, karanlık sokaklara dalmıştır bile. Bu sahur davulculuğu işini geçen yıl iş arkadaşı Şaban önermişti ona. Ramazan Bey bu işten hatırı sayılır bir para kazanmasa da birkaç eksiğini gediğini kapatabilecek kadar bahşiş kopartabiliyordu. Günü nasıl da zorlu geçmişti Ramazan Bey’in. Kafası bir sürü sorunla meşgul, davulun ipi memuriyetin alametlerinden olan kamburunu bir o kadar daha büküyor.

Güm güm de güm güm

ramazan davulcusu“Ah Neriman, peki sen bana hiç gün yüzü gösterdin mi? Bir sabahçık olsun ben işe giderken arkamdan güle güle kocacığım dedin mi? Ne gezeeer. Her gün kavga, her gün niza.”

Davula daha hızlı vurmaya başlar:

Güm güm de güm güm

Güm güm de güm güm

“Güya tokmağı ben kaybetmişim. Ulan tokmağı ben kaybettiysem, tokmak senin çamaşırlarının arasından nasıl çıkıyor be. Şu mübarek Ramazan’da kötü kötü söyletecek beni.”

Davula tüm gücüyle vurur:

Güm güm de güm güm

Güm güm de güm güm

Bu sırada pencerelerden birkaç baş fırlar.

– Uyandık be kardeşim. Yeter, yavaş çal şu davulu.

– Nerede o davulcu? Hanııım, mermileri nereye koymuştun?

Ramazan Bey hiç kimseyi duymaz.

“Tabii, biz eşek olduktan sonra semer vuran çok oluyor. Evde aynı terane, işte aynı. Ah o şef olacak Temel Bey. Daha doğrusu Dangalak Temel Bey. Bana sorsanız soğan başı bile olamaz ya, bizim başımıza gelmiş. Şimdi burada olacak ki şu tokmağı kafasına kafasına…”

Güm güm de güm güm

Güm güm de güm güm

“Sen tut on beş yıl mürekkep yala, yirmi iki yıl bir kırık masada dirsek çürüt, üç kuruş maaşına rağmen rüşvetlere tenezzül etme, kimse de senin kadrini bilmesin. Ramazan Bey yapsın, Temel Bey terfi etsin. Yükü taşıyan eşek, soluyan it.”

Güm güm de güm güm

Güm güm de güm güm

– Sustur şu davulu. Artık herkes yemeğini yedi. Neredeyse ezan okunacak.

– Hanııım. Hâlâ mermileri bulamadın mı?

– Ulan ben senin gibi davulcunun…

Güm güm de güm güm

“Böyle karıya… böyle kaynanaya…böyle şefe…böyle dünyaya…”

-Kocacığııım, mermileri buldum al.

“Böyle kadere… böyle davula…”

İki el silah sesi duyulur, küçük bir de feryat…