Eylem Planı: Yazılır Ama Uygulanmaz

Biliyorsunuz, her milletin kendine has bir edebi geleneği vardır. Fransızlar romans yazmış, Ruslar trajedi, Almanlar felsefe, İspanyollar şiir, Japonlar haiku… Her biri yüzyıllar içinde kendine özgü bir anlatı formu geliştirmiş. Ya biz? Biz de o geleneğe biraz farklı bir katkı yapıyoruz tam da bu çağda. Biz Türkler eylem planı yazarız. Üstelik ne yazmak! Uzun uzun, ballandıra ballandıra, tarihler kendinden çok emin. Okuyunca adam “vay be, bu iş çözülmüş, bu iş şimdiden bitmiş” diyor.

Kendi birimimizin deneyimleri bir yana, meslektaşlardan, sektör platformlarından, denetim çevrelerinden yıllar içinde o kadar çok hikaye birikti ki insan bir noktada şunu fark ediyor: bu sorun çok yaygın. Hangi sektör, hangi kurum olursa olsun, eylem planı söz konusu olduğunda senaryo neredeyse harfi harfine aynı.

Tipik sahne şudur. Denetim bulgusu ortaya çıkar, kapanış toplantısı yapılır. Denetlenen birim gelir, başıyla hep onay verir, “Haklısınız. Valla çok iyi oldu bu denetim. Çok memnun kaldık bu önerilerden. Kesinlikle düzelteceğiz bahsettiğiniz hususları” der. Bu samimiyet öyle bir samimiyettir ki adama inanmamak elde değildir. Çaylar içilir, toplantı biter. Akabinde eylem planını gelir: yapılacak iş, sorumlu kişi, termin tarihi… İmzalanmış… Herkes mutlu…

Termin tarihi gelir… Termin tarihi geçer…

Şimdi burada şunu anlatmam lazım, bunu yıllarca düşündüm: bu yöneticiler kötü niyetli değil. Gerçekten değil. O toplantı odasındaki on dakika boyunca, adam içtenlikle bir şeyleri değiştirmek istiyor. Ama odadan çıkınca telefon çalıyor, telefon bitmeden üst yönetimden acil mail geliyor, o mail bitmeden başka bir kriz patlıyor. Eylem planı da sistemde öylece bekliyor, sessizce. Tıpkı hepimizin lise defterlerindeki “bu yaz İngilizce öğreneceğim” notları gibi.

Biz “terminiz geçti” diye telefonda bir hatırlatma yapıyoruz. “Aa doğru, hemen bakacağım” cevabı geliyor. Yetişmiyor. Revize termin giriliyor. O tarih de geliyor, o tarih de geçiyor.

Yıllar içinde bu işin yaygın bir yaşam döngüsü olduğunu fark ettim. Her kurumda, istisnasız, aynı evreler yaşanıyor. Önce heyecan evresi geliyor; toplantıda beyaz tahtalar dolup taşıyor, yönetici bizzat not alıyor, “bunu ben takip edeceğim” diyor. Arkasından iyi niyet evresi: toplantıdan çıkılır çıkılmaz sorumlu kişiye mesaj atılıyor, o da “tamam hocam” diyor. Sonra unutma evresi; hayat akıyor, o mesaj telefonun derinliklerine gömülüyor, “tamam hocam” diyen kişi o konuşmayı rüyasında bile görmüyor. En ilginç evre ise devir evresi: yönetici değişiyor, yeni gelen “Bundan haberdar değildim. İlgilenelim tabii” diyor, eylem planı sıfırdan açılıyor, termin sıfırdan uzuyor. Çember tamamlanıyor, kainat dengesini koruyor.

Dürüst olmak gerekirse, denetim tarafı da bu döngünün bir parçası. “Kapandı” diye işaretlenen bulgular var çünkü ilgili birim “uyguladık” diye mail atmış, yazı yazmış. İspat? Bir kaç yazışma delil olarak gönderilmiş. Bir toplantı yapılmış, onun tutanağı konmuş. Toplantılar yapılmış eyleme geçmek için. Ucu gözükmeyen süreç başlatılmış yani. Ertesi sene aynı birim denetleniyor, aynı bulgu karşıya çıkıyor. Rapora “bu bulgu önceki dönemde de raporlanmıştı” yazılıyor, sanki bunu yazmak tek başına bir anlam taşıyacakmış gibi.

Çözümü de yazayım da tam olsun. Üst yönetimin gerçek anlamda sahiplenmesi şart, eylem takibi sistematik ve bağımsız bir gözle izlenmeli. Hesap verebilirlik mekanizmaları kurulmadan hiçbir şey değişmiyor…

Bu yazıda denetimle ilgili önemli bir bulguyu okumuş oldunuz. Payınıza düşen eylemi bir eylem planına yazın şimdi, post-it de olur. Terminini de koydunuz mu?

O zaman görüşürüz 30 Şubat’ta.

Alman Pastası

Alman PastasıKek için malzemeler:

2 yumurta
1 çay bardağı şeker
1 çorba kaşığı margarin
1 çay bardağı yoğurt
3 çay bardağı un
Limon kabuğu rendesi

 

Krema için Malzemeler:

1 yumurta
2 yemek kaşığı şeker
2 su bardağı süt
2 yemek kaşığı un
Vanilya
Limon kabuğu rendesi
Pudra şekeri

Yapılışı:

Tüm kek malzemelerini karıştırıp, yağlanmış kek kalıbına dökün. Önceden ısıtılmış 180 dereceli fırında 20 dakika kadar pişirin. Kek pişerken krema malzemelerini de karıştırarak pişirin. Kaynadıktan sonra fazla katılaşmaması için uzun süre ocağın üzerinde tutmayın. Keki ortadan ikiye ayırın. Alt katın üzerine kremayı dışarıya taşacak gibi serin. Bu katın üzerine kekin üst parçasını kapatın. Kekin üzerine bir elek veya çay süzgeci yardımıyla bolca pudra şekeri gezdirin.

Afiyet olsun.

İç Denetim Hakkında 5 Klasik Efsane

Richard Chambers‘ın 20 Haziran 2012 tarihli “Five Classic Myths About Internal Auditing” adlı makalesi Ali Göksel tarafından Türkçe’ye çevrildi.

Efsaneler bize bizim hakkımızda pek çok şey anlatır. Veya en azından başkalarının dünyayı nasıl gördükleri hakkında bilgiler verir. Fakat görünen o ki en yanlış efsaneler, en zor düzeltilebilen efsanelerdir. Özellikle de içerisinde bir doğru bilgi kırıntısı saklanmışsa bu efsaneleri yıkmak neredeyse imkânsızdır.

Modern iç denetim mesleği 100 yıla yakın süredir hayatımızda. Bu süre içerisinde iç denetim mesleği hakkında bu kadar efsanenin ve yanlış anlamanın üretilmesi oldukça şaşırtıcı. Aşağıda bahsedeceğimiz efsanelerin her birinin genellikle yanlış olmasına rağmen güçlü bir şekilde yayılıyor olduğu gerçeği, kendi kurumlarımız için de bu durumdan pay çıkarmamız gerçeğine işaret ediyor. Acaba bizler de bu efsaneleri kuvvetlendirecek davranışlar içerisinde miyiz? Yoksa mesleğin zaman içerisinde ne kadar değiştiği hakkında farkındalık yaratacak eylemlerde bulunuyor muyuz? Buna siz karar verin.

Efsane 1: İç Denetçiler Eğitimli Muhasebecilerdir.

İç denetim hakkındaki en yaygın yanlış kanaatlerden biri de iç denetçilerin yalnızca kurumlarının mali kayıtlarına yoğunlaşmış “pösteki sayıcı” muhasebeciler olduğudur. Bu iç denetim efsanesinde bir “gerçek” kırıntısı yok da değildir. Bir hesap uzmanlığı veya muhasebecilik geçmişi, iç denetim kariyeri için de faydalı olabilir. Fakat iç denetçiler yaygın olarak suiistimal riskleri, uygunluk sorunları ve muhasebe ile hiç ilgisi olmayan sayısız icrai konular üzerinde çalışırlar. Hatta denetçilerin geçmişleri denetledikleri işlemlerden çok farklı bir alanda da olabilir. Muhasebe eğitimi, kariyer başarısı için tek yol değildir; bugünlerde artık en tercih edilen yol da değildir. IIA Denetim Yöneticisi Merkezi tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırma, denetim yöneticilerinin iş başvurularında analitik / eleştirel düşünme yeteneği, veri madenciliği becerileri, iş zekâsı ve BT becerilerine, muhasebe eğitiminden daha fazla önem verdiklerini ortaya koyuyor.

Efsane 2: İç Denetçiler Her Şeye Kusur Bulurlar.

İç denetçiler için yapılan pek çok esprinin ana fikrinde, sadece proseslere ve “gerçek iş” yapanları iki paralık etme hedefine kilitlenmiş iç denetçiler vardır. Bu efsaneye göre iç denetçiler önemli sorumlulukları görmezden gelinerek savaş bittikten sonra yaralıları süngüleyen bir grup olarak görülmektedir.

Gerçekte elbette iç denetçiler küçük detaylarla uğraşmak yerine önemli risklere odaklanırlar. İç denetim kaynakları sınırlıdır ve iç denetçiler küçük meselelere çok fazla yoğunlaşırlarsa büyük risklere ve iç denetimin kalbi olan kontrollere ayırabilecekleri zamanı daraltmış olurlar. Her iç denetçi 6 TL’lik bir hatayı raporlamaktansa 6 milyon TL kazandıracak bir maliyet düşürücü öneriyi sunmayı tercih eder.

Efsane 3: İç Denetçiler Özellikle Sormadıkça Hiçbir Şey Anlatmamak En İyisidir.

Bu efsane oldukça zarar vericidir. Bu talihsiz tavsiye çok sayıda “Bir İç Denetçi Nasıl Sağ Kalır” makalesi yazılmasını gerektirir. İç denetimin muhatapları, arkadaşlarına bu tavsiyeyi verebilmekteler ve bu durum iç denetimin veriminin düşmesine ve herkesin vaktinin alınmasına neden olmakta. İç denetçiler, denetim görenlerin bilgileri kasıtlı olarak gizlediklerini düşündüklerinde bu gizlenen bilgilere de erişebilmek adına iç denetim alanını daha geniş tutacaklardır. İç denetimin amacı işletmenin operasyonlarına değer katmak ve onları iyileştirmektir. Bu yüzden bilgi saklamak, çalışan herkesin aleyhine bir davranıştır.

İç Denetim Karikatür

Efsane 4: İç denetçiler iç denetim “hedeflerini” seçerken bir sırayı takip ederler ve standart kontrol listeleri kullanırlar. Bu yüzden her defasında aynı konuları denetlerler.

Bu efsane her geçen yıl geçerliliğini yitirmektedir. Mesleki standartlarımız önceliklerin belirlenmesi, denetim planlarının geliştirilmesi ve programlanması ile kişisel denetim planlamalarının yapılabilmesi için risk temelli planlara ihtiyaç duyar.

Açıkçası bazı riskler düzenli aralıklarla tekrarlı denetimleri gerektirir. Kanun koyucu tarafından istenen uygunluk gözden geçirmeleri gibi denetim programlarının ve kontrol listelerinin yıldan yıla büyük değişiklik göstermeyeceği denetim tipleri de vardır. Fakat iç denetim genellikle organizasyonun risklerinin değişmesiyle her an değişebilecek dinamik bir iştir.

Efsane 5: İç Denetim, Kurumsal Bir “Polis Görevidir”

Topes’un söylediği gibi “Denetçi bekçi köpeğidir, tazı değil”. Tecrübeme göre en iyi iç denetçiler denetlenenle dostane ilişkiler kuranlardır. Bir iç denetçi suçlayıcı veya saldırgan davranışlar içindeyse, kolaylaştırıcı, işbirliği yapan ve bulgularla ilgili olarak yardımcı olan birisine göre dirençle daha çok karşılaşacaktır. Bu klişeyi kırmak çok önemlidir. Çoğu iç denetçi grupları aktif bir şekilde muhataplarını, iç denetçileri polis değil birer koç gibi görmeleri yönünde teşvik etmekteler.

Bu efsanelerin her biri 20. yüzyılda bugünküne göre gerçeğe daha yakındı. Bu kalıpların haklılığını güçlendiren birkaç örnek üzerinden fikre sahip olmak kolaydır. Fakat ne yazık ki; iç denetçilerin bu efsanelere gereksizce katkı yaptığı pek çok durum da mevcuttur. Acaba bu efsane olarak anlatılanlardan herhangi biri sizin için veya iç denetim grubunuz için doğru mu? Eğer doğruysa, başarmaya çalıştığınız şeye ve amaçlarınıza nasıl ulaşacağınıza dair planlarınıza iyiden iyiye bakmanın zamanı gelmiş demektir.

Algıları değiştirmek zaman alır ve klişeleri kırmak için pek çok kişinin birlikte eforu gereklidir. Mesleğimizin imajı hızla düzelmekte ancak paydaşlarımızın mesleğimizi anlamaları için yapılacak hala çok iş var. Her birimiz bu efsaneleri ve yanlış anlamaları gerek muhataplarımıza doğru bilgileri vererek veya daha büyük ölçekte denetim konusunun anlatıldığı seminer veya konferanslarla düzeltebiliriz.

Her iç denetim grubu kendine mahsustur ve bu efsanelere ilişkin bakış açınız benimkinden farklı olabilir. Sizin iç denetim biriminiz yukarıda bahsedilenler hakkında son zamanlarda bir şey yaptı mı? Eğer yaptıysa bize bildirin; öneriler sizde işe yaradı mı görelim.
Richard-ChambersRichard F. Chambers, CIA, QIAL, CGAP, CCSA, CRMA, Uluslararasi İç Denetim Enstitüsü’nün (IIA) başkanı ve CEO’sudur. “Chambers on the Profession” adlı blogunda iç denetim mesleğinde 40 yılı aşan deneyimiyle kişisel fikir ve görüşlerini paylaşmaktadır.

Mutlu Yıllar

Hava kararalı sekiz saat kadar oldu. Buz gibi bir hava. Üşümemek için paltomun yakasını kaldırdım ama bu hareketim rüzgarın kulaklarımın yanından ıslık çalarak geçmesini önleyemedi. Sokak lambaları yine yanmıyor. Onun yerine gökyüzünde asılı bir portakal gibi duran ay yoluma ışık tutmaya çalışıyor. Tabii bacalardan, en çok da kalorifer bacalarından çıkan dumanlar onun ışığını kesmediği sürece. Soğuk hava olası yağmuru habercisi gibi. Soğuktan birbirine çarpan dişlerim beni burnumu paltomun içerisine gömmem için uyarıyor. Bu soğukta değil küçük bir burnun, bir kutup ayısının dahi dışarıda kalmasına dayanamam. Birden olağandışı sesler duydum. Başımı sesin geldiği yöne doğru çevirdim. Ak sakallı bir ihtiyar çöpü karıştırıyor. Merakımdan, ayaklarım beni ona doğru götürdü.

– Selamünaleyküm Bey Amca.

dedim. Döndü, kerhen yüzüme biraz baktıktan sonra,

– Aleykümselam.

dedi. Bu arada diğer çöpe yöneldi. Tam çöpün içine eğilmişti ki kapkara bir kedi can havliyle kendini dışarı attı. Ak sakallı ihtiyar önce biraz korktu, sonra tebessüm etti.

– Zavallıcık… O da benim gibi kısmetini çöplükte arıyor.

dedi.

– Adın ne bey amca?

– Claus, Santa Claus. Noel Baba da derler.

– Tabii, eminim öyledir. Benim adım da Napolyon.

Besbelli açlık başına vurmuş bir mecnun dedim kendi kendime. Noel Baba benim bildiğim kadarıyla tombul, göbekli bir adamcağızdı. Bununsa 657’ye tâbi bir vatandaştan farkı yok.

– Görüşmeyeli bayağı zayıflamışsın Claus.

dedim. Güya dalga geçiyorum.

– Evet 42 kilo verdim. Buna en çok sevinen de kızağımı çeken geyiğim Vincent oldu. Yükü bayağı azaldı. Herkes benim hediye dağıtma işini bedava yaptığımı sanıyor. Son yıllarda beş kuruş bahşiş alamaz oldum. Geçen gün memleketim Demre’deydim. Orada hemşehrilerim bile bir lokma bir şey vermediler yemem için.

– Zamanın gereğini yapmışlar Claus. Kimse kimseye yardım etmiyor artık.

– Doğru galiba. Bunu anlamam biraz güç oldu. En son 130 sene evvel gelmiştim buralara. O zamanlarda da insanlar pek iyi günler geçirmiyordu. Buna rağmen herkes yardım elini uzatabilmişti. Bu gelişimde bir hediyelik eşya mağazasında iş buldum ama onlar da Noel Baba’ya para verilmese de olur dediler, hizmetimi beleşe getirmeye çalıştılar. Hem sigorta da yok. Biz de işte böyle yollara düştük.

poor_santa_clausBu sırada karanlığın arasında bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. İnanılır gibi değil. Bir geyik bu. Gerçek bir ren geyiği. Acaba, ihtiyar gerçekten Noel Baba mıydı? Aman Allah’ım! Bu Claus. SANTA CLAUS!!!

– Niçin bir tane?

– Ne?

– Geyiği diyorum. Daha fazla olması gerekmiyor muydu?

– Öyleydi. Aç kalmamak için yedim.

– Nasıl yaparsın? Asırlardır sana hizmet etmişlerdi oysa. Sen… sen… evet sen bir canisin.

– Yaa öyle mi? Siz değil misiniz peki? Yıllardır yaptığınız savaşlar hepinizin yüz karası. Benim hayatta kalmak için yaptığım şeyi siz alışkanlık olarak yapıyorsunuz. Siz maçlardan sonra bile galibiyetlerinizi birbirinizi vurarak kutluyorsunuz. Yalan mı? Cevap veremiyorsun, susuyorsun. Çünkü biliyorsun ki cürümünüz büyük.

Söylediklerinde gerçekten haklıydı. Anlaşılan oydu ki kaybetmediği tek şey Sevecenliği babacanlığıydı. Tüm yaşadıklarına rağmen gözleri sevgi dolu bakıyordu.

– Claus.

– Efendim.

– Size kanım çok ısındı. Size baba diyebilir miyim?

– Elbette evladım. Zaten genellikle öyle derler.

– Baba, Noel Baba. Bütün yıl Noel için hazırlık mı yapıyorsun?

– Maalesef öyle. Aslında Noel tam bir saçmalık. Uymayayım diyorum şu delilere, dayanamıyorum. Huyum kurusun, insanları mutlu etmek en sevdiğim şey. Bir de geyiğimle geyik muhabbeti yapmaya bayılırım. Fırında hindi dolmasına da bayılırım ama gördüğün gibi kuru ekmeğe talim ediyoruz.

Yağmur başlamasa Noel Baba’yla sabaha kadar sohbet edebilirdim. Ayrılırken elimi cebime daldırdım. Bir milyonluk ve birkaç bozuk para çıktı cebimden. Sonra aklıma piyango biletim geldi. Bileti geyiğin semerine sıkıştırırken Noel Baba itiraz etti ama ısrarlarıma dayanamadı, aldı. İkimizin de gözleri dolu dolu olmuştu. Uzaklaşırken arkamdan bağırdı:

– Mutlu yıllar delikanlı, mutlu yıllar…

Bu hikayenin sonunu nasıl bağlayacağımı merak ettiniz mi? Meğer her şey rüyaymış desem dudak bükeceksiniz klasik numara diye. Hayır, rüya değil. İnanın her şey gerçek. Bana inanmıyor musunuz? İnanın inanın.

İnsan Kopyalamaya Çeyrek Var!

Ne o; kopyanız yapılır diye ödünüz mü kopuyor? Hala kadere karşı koyulabileceğini mi düşünüyorsunuz? Boş verin , yakında alışırsınız. Siz hep eşinizin benzerinizin olmadığıyla övünürdünüz ya; işte o tavırlarınızı artık rafa kaldırmanız gerekecek. Zira bir sabah uyandığınızda karınızı bir kopyanızın kolunda, otomobilinizi bir başka kopyanızın altında görebilirsiniz. Sonra “Bu bir karabasan!” diye kırk defa tekrarlarsınız da yine de gerçekleri değiştiremezsiniz.

cloneKarınızı, otomobilinizi ve belki işinizi kopyalarınıza kaptırdıysanız, bu işin kötü yanı. Pekiyi, kopyalamanın hiç mi iyi yanı yok? Mesela Hilmi Ağa’nın biricik kızının karnındaki şişlik yüzünden köyde artık eskisi gibi namus cinayetleri işlenmeyecek. Köyün muhtarı, çobanı, delisi, imamı kızcağızdaki şişkinliğin müsebbibi olarak gösterilip öldürülemeyecekler. Kız bu haltı pekala tek başına da işleyebileceğinden yalnızca kızın katli köy namusunun pür-i pak edilmesi için kifayet edecektir.
Kopyalamadan ne kadar korkarsak korkalım, insanoğlu doğanın mümkün kıldığı ve gücünün yettiği her türlü eylemi gerçekleştirmedi mi? Havva Ana’mızın yasak elmayı yemesinden, Amerika’nın atom bombasını atmasına kadar ki suç listemiz bayağı kabarık. Yani insanoğlu olarak sabıkalıyız. Yani yeni bir suç işlemeye de meylimiz var. Anlaşılan o ki, sıradaki icraatımız, şu kopyalama hadisesinin insanda denenmesi olacak.

Yunus Emre’nin şu şiirini çok manidar buluyor ve “Acaba Yunus, yıllar önce gelecekte bir gün kopyalama yapılacağını tahmin mi etmişti?” diye soruyorum.

Beni bende demen
Bende değilim
Bir ben vardır bende
Benden içeri…

Kim bilir belki de kopyalama tekniği, ideoloji veya futbol takımı farkından dolayı birbirlerini öldüreceklerini haykıran insanların, ölecek kadar da cesur modellerini peydahlamada kullanılır. Olur ya kopyalama belki de siyasi alanda gerçek yerini bulur.Siyasi liderlerin laf, gaf ve laf-ı güzaf yapanları yerine icraat yapmaya daha yatkın olarak üretilmiş tipleri halkın hizmetine sunulur.

Vaziyet bu merkezde ilerlerse başımıza bir şey yağacak ve ben bunun taş olmasından korkuyorum. Haydi hayırlısı…

Brownie

Malzemeler:

125 g tuzsuz tereyağı
320 g bitter çikolata
1,5 su bardağı toz şeker
3 adet yumurta
1 su bardağı
elenmiş un
2-3 çorba kaşığı (35 g) kakao
1 çay kaşığı kahve
Vanilya
Yarım çay kaşığı tuz
1 su bardağı ceviz

 

brownieYapılışı:

Yumurta, şeker ve vanilya köpük kıvamına gelene kadar çırpılır. Tereyağı ve çikolata benmari usulü eritilir. Karışım eriyince kahve ve kakao eklenir. Elde edilen karışım oda sıcaklığının biraz üzerine kadar soğuduktan sonra yumurtalı karışımımıza azar azar eklenerek karıştırılır. Tuz ve un karışımın içine tahta bir kaşık yardımıyla azar azar yedirilir. En son olarak da cevizler büyük parçalar halinde kırılıp eklenir. Karışım yağlı kağıt serilmiş kaba dökülür. 180 derece ısıtılmış fırında 25 dakika pişirilir. Yarım saati aşan sürelerde Brownie’nin içi de sertleşeceğinden kendine has yaşlığını kaybedecektir. Bu yüzden 30 dakika sınırı aşılmamalıdır.

Revani

Revaniyi limon aromalı mı portakal aromalı mı seversiniz? Biz bu sefer portakalı denedik.

Revani

Malzemeler:

1 portakal kabuğu
Kabartma tozu
Vanilya
4 yumurta
1 su bardağı sıvı yağ
2 su bardağı un
1 su bardağı yoğurt
1 su bardağı şeker
1 su bardağı irmik

Yapılışı:

Yumurtaları veşekeri bir kapta mikserle iyice çırpın. Daha sonra diğer malzemeleri ekleyerek bir kaşık yardımıyla karıştırın. Karışımı yağlanmış cam bir tepsiye dökün. Tepsinizi önceden 180 °C’ye kadar ısıtılmış fırına koyarak 20 dakika kadar bekletin. Daha sonra 5 bardak suya 4 bardak şekeri ekleyin. Çeyrek portakalı dilimleyerek şerbetin içine koyun ve kaynatın. Şerbeti revaninin üzerine dökmeden önce bir kevgir yardımıyla portakal parçalarını alın. Şerbeti ılık halde revaniye azar azar dökün. Revanimiz tamamen soğuyunca üzerini hindistan ceviziyle süsleyin. Tercihinize göre kaymakla servis yapabilirsiniz. Afiyet olsun.

Bir Güzel Yemek Sitesi: Şükran Göksel

Sevgili yengem sofradaki hünerlerini yalnızca sofrasına oturanlara değil herkese gösterebilmek için güzel bir yemek sitesi yapmış. Yemeklerin adları tıpkı annenizin yemek tarifleri defterindeki gibi tarifi aldığı komşunun adıyla anılıyor: Cemile Teyze’nin lokma tatlısı, Muzaffer Hanım Un Kurabiyesi… Şükrane (bu muhtemelen kendi tarifi), Çiğne yut böreği gibi bazı yemeklerin adının hikayesi ise kendisinde saklı. Yöresel yemekler de bu sitede yer alıyor. Sitenin güzel yanı ise tüm tariflerin uygulandıktan sonra resmedilerek sitede paylaşılmış olması.

Sitenin bağlantısı: http://sukran.goksel.com/

Sukran Goksel

Brokoli Çorbası

Brokoli ÇorbasıMalzemeler:

  • 0,5 kg brokoli
  • 3 su bardağı su
  • 1 su bardağı süt
  • 50 g tereyağı
  • 1 adet soğan
  • 2 çorba kaşığı un
  • Tuz

 

Yapılışı:

Brokoli 3 su bardağı suda 20 dakika kadar haşlanır. Soğan, tereyağında un ile birlikte kavrulur. Brokolinin haşlama suyu kavrulan soğanın üzerine 3 bardak suya tamamlanarak sütle birlikte eklenir. Brokoliden küçük bir parça ayrılarak kalan brokoli de son olarak çorbaya katılır. Çorba kaynamaya başlayınca blender yardımıyla parçalanır. Birkaç dakika kaynamaya bırakılır. Çorbaya eklenmeyen brokoli, çorba servis edilirken minik parçalar halinde çorbanın üzerine atılır.